HER GÜN ZAM, HER GÜN AYNI KABUS
Artık sabahları gözümüzü açar açmaz telefona sarılıp “Bugün neye zam geldi?” diye bakıyoruz.
Bu ülkede alarm sesiyle değil, zam haberleriyle uyanılıyor.
Daha güne başlamadan moral sıfır… Çünkü biliyorsun ki gün içinde mutlaka bir şeyin fiyatı artacak. Ekmeğin, benzinin, elektriğin, bir tabak yemeğin… Fark etmiyor. Yeter ki bir şey olsun, ama mutlaka zamlı olsun.
Maaşlar mı? Yerinde sayıyor.
Hayat mı? Koşar adım pahalanıyor.
Emekli zaten tükenmiş durumda. Asgari ücretli ayın ortasını göremiyor. Dar gelirli artık “nasıl yaşarım” sorusunu bırakmış, “nasıl dayanırım” noktasına gelmiş. İnsanlar yaşamıyor, direniyor.
Çarşıya çıkıyorsun…
Pazara gidiyorsun…
Marketin kapısından içeri giriyorsun…
Elini nereye atsan ateş. File dolmuyor ama cep boşalıyor. Kasada ödediğin rakama dönüp tekrar bakıyorsun. Çünkü o rakam artık akla değil, sabra hitap ediyor.
Gıdadan yeme içmeye, elektrikten doğalgaza, ulaşımdan akaryakıta kadar her şey ama her şey zamlı. Bu artık sadece bir ekonomik kriz değil. Bu, doğrudan bir yaşam mücadelesi.
Denetimler var deniliyor…
Evet, var. Ama yeterli mi? Değil.
Kağıt üzerinde denetim var ama sahada karşılığı yok. Piyasa başıboş. Herkes istediği fiyatı koyuyor, sonra da “her şeye zam geliyor” diyerek kendini haklı çıkarıyor.
Gaziantep gibi “gastronomi kenti” diye övündüğümüz bir şehirde bile tablo değişmiyor. Ramazan bitti… Normalde fiyatların düşmesi gerekir. Ama ne oldu? Tam tersi. Fiyatlar daha da arttı.
Esnafa soruyorsun:
“Niye zam yaptın?”
Cevap hazır: “Her şeye zam geliyor.”
Bu cümle artık bir gerekçe değil, bir alışkanlık olmuş.
Ama kimse şu soruyu sormuyor:
Bu zamların sonu nereye varacak?
Herkes birbirini gerekçe gösteriyor.
Ama faturayı ödeyen hep aynı: Vatandaş.
Bir de işin en çarpıcı tarafı var…
Yaklaşık bir aydır bölgemizde İran, İsrail ve Amerika ekseninde ciddi bir savaş gerilimi yaşanıyor. Dünya oraya kilitlenmiş durumda. Petrol yükseliyor, enerji fiyatları artıyor.
Ama gerçek şu:
Savaş orada…
Bedel burada ödeniyor.
Biz o savaşın tarafı değiliz. Ama faturası bizim soframıza geliyor. Akaryakıta zam, elektriğe zam, doğalgaza zam… Zincirleme şekilde her şey pahalanıyor.
Küresel kriz deniliyor ama yerelde vatandaş eziliyor.
Bu artık sadece ekonomik değil, aynı zamanda adaletsiz bir yük paylaşımıdır.
Son olarak elektrik ve doğalgaza yüzde 25 zam geldi.
“Yazın hissedilmez” deniliyor.
Evet, bugün belki hissetmeyeceğiz. Ama kış geldiğinde… Faturalar kapıya dayandığında… O zaman bu zammın ne demek olduğunu herkes çok daha ağır hissedecek.
Elektrik zaten hayatın her alanında. Yapılan her zam, ekmeğe de yansıyor, yemeğe de, üretime de…
Akaryakıt ise freni patlamış gibi gidiyor. Mazotun 100 liraya dayanması artık uzak bir ihtimal değil.
Yani mesele tek tek zamlar değil.
Mesele artık topyekûn bir geçim krizi.
Bugün insanlar “Neye zam geldi?” diye sormuyor.
“Bugün neye zam gelmedi?” diye bakıyor.
Ve en tehlikelisi…
Bu durum artık normalleşiyor.
Zamlar sıradanlaştı.
Geçim sıkıntısı kanıksandı.
Şikâyet etmek bile lüks haline geldi.
Peki bu işin sonu nereye varacak?
Gerçekten bilen var mı?
Çünkü halk artık yoruldu.
Geçim derdi büyüdü.
Çaresizlik büyüdü.
Ama çözüm hâlâ ortada yok.
Vatandaşın istediği çok şey değil:
İnsanca yaşamak…
Kazandığıyla geçinmek…
Faturadan korkmamak…
Pazara giderken utanmamak…
Ama görünen o ki, bu ülkede bahar değil, zam mevsimi yaşanıyor.
Ve ne yazık ki bu mevsimin ne zaman biteceğini kimse söyleyemiyor.
Belki de asıl mesele bu…
Kimsenin artık bu gidişe “dur” diyememesi.