YAZARLAR

Orta doğuda Ramazan dualar yükselirken füzeler düşüyor

Ramazan’da Yükselen Ateş

Ramazan… Huzurun, sabrın ve merhametin ayı.

Ama bu yıl yine değişmeyen bir gerçek var: iftar sofraları kurulurken gökyüzünü yırtan füze sesleri…

Ortadoğu bir kez daha ateş altında. İran ile İsrail arasındaki gerilim artık örtülü olmaktan çıkıp açık bir çatışma zeminine kayarken, ABD’nin bölgedeki etkisi bu tabloyu daha da büyütüyor. Bu artık sadece iki ülkenin meselesi değil; küresel güçlerin sahaya indiği, dengelerin yeniden kurulduğu bir süreç.

Milli Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada 3 füzenin düştüğü bilgisi paylaşıldı. Belki bu sayı tek başına büyük görünmeyebilir. Ancak asıl mesele bu değil. Bu, savaşın sınır tanımadığını, kontrol edilebilir olmaktan çıktığını ve coğrafyanın tamamına yayılma riski taşıdığını gösteriyor. Türkiye ise bu ateş hattının tam ortasında, gelişmelerin dışında kalması mümkün olmayan bir konumda.

İran–İsrail hattında yıllardır süren gerilim artık daha görünür ve daha sert. ABD’nin “denge kurucu” rolü ise sahada çoğu zaman gerilimi düşürmekten çok yeni fay hatları oluşturuyor. Her açıklama, her askeri hareket, zincirleme bir etkiyle bölgeyi biraz daha kırılgan hale getiriyor.

Ve her zamanki gibi en ağır bedeli siviller ödüyor.

İftar saatinde sofraya oturan bir çocuğun birkaç dakika sonra siren sesiyle sığınağa koşması…

Bir annenin, ezanla birlikte dua ederken aynı anda patlama sesleriyle irkilmesi…

Bu, sadece bir savaş değil; insanlığın vicdanını zorlayan bir tablo.

Ramazan’da savaş çıkması artık bir tesadüf gibi durmuyor. Bu zamanlama, yalnızca askeri değil, aynı zamanda psikolojik bir etki oluşturuyor. İnancın, sabrın ve birlik duygusunun en yoğun olduğu bir dönemde yaşanan bu saldırılar, toplumların hafızasında çok daha derin izler bırakıyor. Bu yüzden bu savaşlar sadece bugünü değil, geleceği de yaralıyor.

Türkiye açısından bakıldığında ise tablo daha da hassas. Coğrafi konum, tarihi sorumluluklar ve bölgesel etkiler düşünüldüğünde, yaşanan her gelişme doğrudan bir güvenlik ve istikrar meselesine dönüşüyor. Bu nedenle atılan her adım, yapılan her açıklama yalnızca bugünü değil, yarını da şekillendiriyor.

Ama tüm bu karanlığın içinde hâlâ sönmeyen bir şey var: insanlık.

Bombaların gölgesinde bile sofrasını paylaşan insanlar…

Komşusuna yardım edenler…

Zor şartlarda bile dayanışmayı sürdürenler…

Belki de gerçek ve kalıcı barış, büyük güçlerin sert politikalarında değil; o küçük, mütevazı sofralarda filizlenecek.

Çünkü savaşlar büyük kararlarla başlar,

ama barış çoğu zaman küçük iyiliklerle kurulur.

Ve geriye tek bir soru kalır:

Bu ateş çemberinde kazanan güç mü olacak, yoksa insanlık mı?